12/07/2010 kukladegisken
Yorumlar (0)
Sinema tarihçesiİlk yıllar(1830-1910)Sinemanın temelinde yatan yanılsama, beynin gözün ağtabakası üzerine düşen görüntüyü kaybolmasından sonra da kısa bir süre algılamayı sürdürmesi ve ardışık ağtabaka görüntülerini, hareket eder biçimde algılaması olgularına dayanır. Bu yüzden insan gözü, bir perde üzerinde belirli bir hızla (genellikle sessiz sinemada saniyede 16, sesli sinemada saniyede 24 kare) art arda yansıtılan film karelerindeki görüntüleri kesintisiz bir hareket içinde görür.Gözün sinemaya temel oluşturan bu özelliği fotoğrafın bulunmasından çok önce biliniyordu, örneğin her sayfasına bir resim Çizilmiş kitapların hızla çevrilmesiyle hareket izlenimi yaratılabiliyordu. 1832 de yapılan Göz Işığı geçirmeye ve kırmaya elverişli üç tabakanın birleşmesinden oluşmuştur. En dıştaki birinci tabakaya, sert tabaka ya da gözakı denir; bu tabaka önde tümsekleşerek, saydam tabakayı oluşturur. Beyaz ve telsel yapıda olan sert tabaka, gözü koruyan gerçek bir zardır. Çok damarlı bir bağ dokusu olan damar tabaka, iki yüzündeki boyalı hücre örtüsüyle, gözyuvarını tam bir karanlık oda haline getirir.
phenakistoscope ve Image:Phenakistoscope 3g07690u.jpgthumbright200pxEadweard Muybridge tarafından yapılmış bir phenakistoscope disk (1893).
1834 te gerçekleştirilen zoetrope gibi optik aletlerle aynı temele dayanarak hareketli görüntüler oluşturulmuştu. 1839 da fotoğrafın bulunmasından sonra, hareketi eşit ve çok kısa aralarla sabit fotoğraflar olarak saptayan yöntemler
Eadweard Muybriagef, yan yana dizdiÄŸi fotoÄŸraf makineleriyle koÅŸan bir atın görüntülerini saptadı ve dönen bir disk içine yerleÅŸtirdiÄŸi bu fotoÄŸraflarla hareketli bir görüntü yaratmayı baÅŸardı (1877). Fransız fizyolog Etienne Jules Marey 1882 de kuÅŸların uçuÅŸunu incelemek amacıyla, saniyede 12 fotoÄŸraf çeken ve kamera takılmış bir makineli tüfeÄŸe benzeyen bir aygıt geliÅŸtirdi. 1887 de ABD li Hannibal Goodwin in fotoÄŸraf çekiminde selüloit film kullanması, bir yıl sonra da George Eastman ın bu uygulamayı geliÅŸtirerek makaraya sanh selüloit film ÅŸeridinin seri üretimini baÅŸlatması, sinema filminin gerçekleÅŸtirilmesi için bütün ön koÅŸullan hazırlamış oldu. Thomas Alva Edison ile yardımcısı William Kennedy Laurie Dickson ın yaptıklan kinetograf, Thomas Alva Edison (11 Åžubat 1847 – 18 Ekim 1931) 20.yüzyıl yaÅŸamını icatlarıyla büyük bir ÅŸekilde etkileyen Amerikalı mucit ve iÅŸ adamıdır. Bazı icatları tamamen orjinal olmamakla birlikte, eski icatların geliÅŸtirilmesi veya yönetimi altında çalışan yüzlerce çalışana aittir. Yinede Edison elinde bulundurduÄŸu kendi adını taşıyan 1,097 Amerikan patentiyle tarihteki en önemli ve en verimli mucitlerden biri olarak nitelendirilir. Patentlerinin çoÄŸu Amerikan nın haricinde Almanya, Fransa ve İ
kameranın ilk biçimi olarak ortaya çıktı. Bu aygıtla, kenarlarına düzenli delikler açılmış 15 m lik filmler üzerine saniyede 40 görüntü saptanabiliyordu. Edison kinetoskop adım verdiği bir gösterim aygıtı aracılığıyla da bu görüntüleri hareketli bir biçimde yansıtmayı başardı. Ama bu aygıt, gözlerini iki küçük deliğe dayayan tek bir izleyici tarafından kullanılabiliyordu. Kamera Fotoğraf makinasının daha gelişmiş bir şekli. Fotoğraf makinası sadece donmuş bir görüntüyü kaydeder, kamera ise göz aldanmasından da faydalanarak hareketlerin devamlı olmasını sağlar. Kamera ile çekilmiş filmler, film gösterme makinasıyla aynı hızla perdeye aksettirildiğinden, filmi hareketli olarak takip etmek mümkün olmaktadır.Kamerada, fotoğraf makinasındaki gibi bir karanlık oda, ışığı toplayıp görüntüyü sağlayan mercekler (objektif) ve ışığa dayalı film bulunur. Kamer
Kinetoskopların ticari olarak satışa sunulmasıyla birlikte Edison, kitlesel film çekimi yapılabilen ve güneÅŸin durumuna göre tekerlekler üzerinde döndürülen ilk film stüdyosu Black Maria yı inÅŸa etti.Kinetoskopu Paris te bir sergide gören Paris Fransa nın baÅŸkenti ve le-de-France bölgesinin merkezidir ve Seine nehri nin üzerine kurulmuÅŸtur. Tüm dünyada anıtları, sanatsal ve kültürel yaÅŸamı ile tanınmış olan Paris aynı zamanda dünya tarihinde önemli bir ÅŸehir olmakla birlikte, baÅŸlıca ekonomik ve politik merkezler arasında yeralmakta ve uluslarası taşımacılığın geçiÅŸ noktalarından birini oluÅŸturmaktadır. Moda ve lüksün dünya baÅŸkentidir ve Işık Åžehir (Ville de Lumière) diye de anılmaktadır.
Auguste ve Louis Lumiere, sinematografi adı verilen aygıtı geliştirdiler. Elle çalıştırılabilen bu aygıt film çekimi ve gösterimi yapabiliyor ve 10 kg dolayındaki ağırlığı sayesinde de, istenen yere taşınabiliyordu. Sinematografi Yunanca : kine (hareket) ve graphos (yazı), sinema filmi için görüntü kaydederken ışıklandırma ve kamera tercihleri yapma disiplinidir. Birçok açıdan fotoğraf sanatıyla yakından ilgilidir; fakat kamera ve görüntü elemanlarının hareket halinde olduğu durumlarda birtakım ek özellikler de gösterir.
Lumiere Kardeşler ilk gösterilerini 28 Aralık 1895 te
Paris te, Capucines Bulvarı ndaki Grand Cafö de gerçekleÅŸtirdiler ve bu gösteri sinemanın baÅŸlangıcı olarak kabul edildi. Paris Fransa nın baÅŸkenti ve le-de-France bölgesinin merkezidir ve Seine nehri nin üzerine kurulmuÅŸtur. Tüm dünyada anıtları, sanatsal ve kültürel yaÅŸamı ile tanınmış olan Paris aynı zamanda dünya tarihinde önemli bir ÅŸehir olmakla birlikte, baÅŸlıca ekonomik ve politik merkezler arasında yeralmakta ve uluslarası taşımacılığın geçiÅŸ noktalarından birini oluÅŸturmaktadır. Moda ve lüksün dünya baÅŸkentidir ve Işık Åžehir (Ville de Lumière) diye de anılmaktadır.
Edison ın filmleri genellikle stüdyoda çekilmiÅŸ sirk ve vodvil gösterileriyken, Lumiere KardeÅŸler in filmleri dünyanın çeÅŸitli yörelerine gönderilmiÅŸ kameramanların saptadıkları belgeseller ya da haber filmleriydi. Sinemanın kendine özgü anlatım olanaklarından yararlanma ve sinema aracılığıyla bir öykü anlatma dönemi, temel olarak Fransız yönetmen Thomas Alva Edison (11 Åžubat 1847 – 18 Ekim 1931) 20.yüzyıl yaÅŸamını icatlarıyla büyük bir ÅŸekilde etkileyen Amerikalı mucit ve iÅŸ adamıdır. Bazı icatları tamamen orjinal olmamakla birlikte, eski icatların geliÅŸtirilmesi veya yönetimi altında çalışan yüzlerce çalışana aittir. Yinede Edison elinde bulundurduÄŸu kendi adını taşıyan 1,097 Amerikan patentiyle tarihteki en önemli ve en verimli mucitlerden biri olarak nitelendirilir. Patentlerinin çoÄŸu Amerikan nın haricinde Almanya, Fransa ve İ
Georges Meiies le başladı. Melies, fantastik sinema ve bilimkurgu sinemasının da öncüsü sayılan filmlerinde sinemanın yanılsama yaratma gücünü zekice kullanarak film hile leri uyguladı. Ama Meiies in filmlerinde kamera sabit bir noktada duruyor ve öyküyü, tiyatro sahnesindeymiş gibi görüntülüyordu. Daha sonra sinema dilinin temel öğeleri olacak değişik çekim ölçeklerini ve kamera açılarını kullanan ve bunları öykünün gelişimine göre değişik biçim ve ritimlerde kurgulayan ilk sinemacı ABD li Edwin S. Porteif oldu. Özellikle The Great Train Robbery (1903; Büyük Tren Soygunu) filminde Porter, hareketli ve gerilimli sahnelerde yakın ve kısa çekimler kullanarak, kamerayı hareket ettirerek ve arkadaki bir perdeye yansıtılmış görüntülerle öndeki bir mizansenin birleştirilmesine dayanan arka gösterim tekniğini uygulayarak, gerçekçi sinemanın temellerini attı.Daha ilk gösterimlerden başlayarak kitlelerin ilgisini çeken ve yaygın bir eğlence aracına dönüşen sinema, 20. yüzyılın ilk 10 yılında başlı basma bir sanayi ve ticaret dalı haline geldi, önceleri dünya pazarına Fransız sinemacıları egemendi ve 20. yüzyıl olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
Charles Pathe ilk uluslararası sinema imparatorluğunu kurmuştu. ABD de ise nickelodeon adı verilen sinema salonlarının hızla yayılması, başlıca Doğu kentlerinde art arda film yapım şirketlerinin kurulmasına yol açtı. Yapımcı şirketlerin 1908 de kurduktan Motion Picture Patents Company nin yürüttüğü mücadele karşısında bazı sinemacılar Baö ya giderek orada etkinlik göstermeye başladılar ve böylece Hollywood un temellerini attılar.Sessiz sinema: 191027. Sinema alanında başlayan amansız rekabet yapımcıları kitlelerin ilgisini çekecek yeni filmler yapmaya itti. On dakika süren tek makaralık (bak. Hollywood Amerika Birleşik Devletlerinin Kaliforniya eyaletinde bulunan Los Angeles kentinin bir bölgesidir. Kent merkezinin kuzeybatısında yer alır. Sinema stüdyolarının ve film yıldızlarının oturduğu evlerin bu bölgede yoğunlaşmasından dolayı Hollywood sözcüğü Amerikan sinema endüstrisiyle özdeşmiştir.
makara) filmlerin yanı sıra birkaç makaralık uzun filmler de yapılmaya başladı. ABD de orta sınıfa yakın öyküler ve romanlar art arda perdeye aktarıldı ve adları çevresinde efsaneler oluşturulan sinema yıldızlan ortaya çıkmaya başladı. Makara Üzerine bükülebilir elastik elemanlar sarılabilen kenarları çıkıntılı silindir. Kullanılan elastik elemanlar iplik, ip, halat, kablo, zincir, şerit, filim vb. çok çeşitli yapıda olabilirler. Günümüzde çeşitli kullanma alanları bulan bu elemanın, M.Ö. beşinci yüzyıldan beri kullanıldığı sanılmaktadır. Günlük hayatta üzerlerine iplik ve fotoğraf filmi gibi elemanlar sarılarak bunların muhafazası için kullanılır. Fakat esas önemli kullanma alanları, elastik elemanlar yardımıyla güç v
I. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa da Fransız ve İtalyan sinemaları önde geliyor du. Fransız Ferdinand Zecca, daha ABD de sessiz sinema komedyenlerini derinden etkileyecek Birinci Dünya Savaşı 1914 yılında Avrupa da başlamış, ancak dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin katılması ve diğer kıtalardaki sömürgelere de yayılması nedeniyle dünya savaşı olarak adlandırılmıştır. 1914 te başlayan savaş 1918 yılında sona ermiştir. 30 Ekim 1918 de Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi ni imzalayarak savaştan çekildi.
komedi türünü (cocomique) geliştirdi. Louis Feuilladef Les vampires (1915; Vampirler) ve Judex (1916) hem cinayet korku sinemasını geliştirdi, hem de seri film uygulamasını başlattı. Bir yandan gene Fransa da, sahne oyunlarının karmasıklı sinema uyarlamaları olan sanat filmi (filmi d ari) uygulamaları görüldü. Komedi seyirciyi güldürecek bir konuyu işleyen ve oynanmak için yazılmış olan güldürücü piyes demektir. Komedi, komik unsurları ortaya çıkarıp sergilemek ilkesine dayanır. Gayesi insanların ve toplumun gülünç yönlerini göstererek eğlendirmek ve bir ders vermektir. Komedi veya Güldürü nün klasik (komedi tiyatrosu) ve popüler (güldürme amaçlı espri) manası vardır.
İtalyan sineması ise 1908 ve 19l3 te iki kez çevrilen Gültdtimi giorni di Pompei (Pompei nin Son Günleri), İtalyaİtalyan film (sinema)sinemasının tarihi Auguste ve Louis Lumii¨reLumii¨re kardeÅŸlerin kamerayı icat ediÅŸlerinden yalnızca birkaç ay sonra, Papa XIII. LeoPapa XIII. Leo nun kamerayı takdis ediÅŸinin filme alınmasıyla baÅŸlar.
Quo Vadis? (1912) ve Cabirkl(1914) gibi, çok sayıda figüranın ve dev dekorların kullanıldığı, uzunluğu 612 makara arasında değişen destana tarihsel filmlerle dikkati çekti. Bu italyan üstün yapımları ABD li bkz. Quo vadis
D.W. Grirrlth i derinden etkileyecekti.Sinemayı ilginç bir eğlence düzeyinden başlı başına bir anlatım aracı konumuna yükselten en önemli sinemacı Griffith oldu. Söze ve yazıya başvurmadan yalnızca sinemanın anlatım olanaklarıyla izleyiciyi etkileyen, duygu ve düşünceleri en çarpıcı biçimde perdeye yansıtan Griffith, günümüzde artık klasikleşmiş olan sinema tekniklerini uyguladığı gibi, film yapım sürecinin de temel aşamalarını yerleştirdi ve bütün bu aşamaları uyumlu biçimde yürüten yönetmenin önemini ortaya koydu. I. Dünya Savaşı sonrasının yorgun ve yıkık Avrupa sında sinema alanındaki en önemli gelişmelerden biri, savaştan yenik çıkmış olan Almanya dan geldi. Savaştan sonra özel denetime verilmiş olan UFA adlı şirket öncülüğünde Almanya Orta Avrupa da Kuzey Denizi ile Alpler arasında uzanan bir devlet. Doğusunda Çekoslovakya ve Polonya; güneyinde Avusturya, İsviçre; batısında Fransa, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg; kuzeyinde Danimarka ve Kuzey Denizi yer alır. Almanya, birisi Baltık Denizinde, diğeri Kuzey Denizinde iki adaya sahiptir. Baltık Denizindeki Fehmarn Adası 185 km2, kuzeyinde bulunan Sylt Adası ise 99 kilometrekaredir.
Alman sineması
Weimar Cumhuriyeti döneminde (1919-33) altın çağını yaşadı. UFA nın ilk yapından Weimar Cumhuriyeti (Weimarer Republik) 1919 ile 1933 arasında Almanya yı yönetmiş olan cumhuriyetin adıdır. Bu dönem Alman tarihinde Weimar Dönemi diye bilinir.
Ernst Lubitsch in Madame Du Barry (1919) ve Anna Boleyn i (1920) gibi gösteriÅŸli, kostümlü tarihsel filmlerdi. Ama Almanya sinema sanatına en büyük katkıyı, Robert Wiene nin, Das Kabinen des Dr. Caligari (1919; Doktor Caligari nin Muayenehanesi) filmiyle baÅŸlayan Robert Wiene (27 Nisan 1873, Breslau † 16 Haziran 1938, Paris) AlmanyaAlman sessiz sinemasında bir yönetmendi.
dışavurumcu sinemayla yaptı. Bu filmde mizansenler kahramanlann iç dünyalarını yansıtacak gibi düzenlenmiş, mimari, dekor, ışık vb öğeler filmin temalarını ve duygu tonlarını yansıtacak biçimde, adeta plastik bir malzeme gibi yoğurulmuştu. 1920 lerde gelişiminin doruğuna varan Alman dışavurumculuğu, dünya sinema sahnesine Almanya nın 1920 li yılların başında I.Dünya Savaşı nın yaralarını sarmaya çalıştığı dönemde, Alman sinemacılığı hızla gelişmekteydi. Ancak ekonomik zorluklar yüzünden Alman sinemacılarının Hollywood un gösterişli ve pahalı yapımlarıyla yarışmaları çok zordu. UFA stüdyosunun sinemacıları sembolizm ve mizansenin olanaklarını kullanarak kendi özgün stillerini yarattılar.
Fritz Lang ve Friedrich Anton Christian Lang
F.W. Murnau gibi iki usta çıkardı. 1925 te iflasın eÅŸiÄŸine gelen UFA, büyük Amerikan film ÅŸirketlerinin yardımıyla kurtarıldı ve bu yardım karşılığında Alman yönetmenler ve teknik elemanlar ABD ye giderek orada çalıştı. Daha sonra Hitler in iktidara gelmesiyle de çok sayıda Alman sinemacı ABD ye yerleÅŸerek Hollywood sinemasının estetik temellerini atacaktı.1920 lerin ikinci yarısında Alman sineması, savaşın yarattığı toplumsal çöküntününde etkisiyle, dışavurumcu psikolojik temalardan, yaÅŸamı olduÄŸu gibi aktaran gerçekçi filmlere yöneldi. Yeni nesnelcilik (fteueSachlichkeit) adı verilen bu yönelimin en önemli temsilcisi G.W. Pabst oldu.SavaÅŸ sonrasında sinema alanındaki en önemli geliÅŸmelerden biri de SSCB de ortaya çıktı. Ajitasyon ve propaganda için sinemaya özel bir önem veren Sovyet hükümeti, dünyanın ilk sinema okulu olan Devlet Sinema Enstitüsü nü (VGİK) kurdu ve ajitasyon ve sinema sözcüklerinden oluÅŸturulan agitki sözcüğüyle tanımlanan filmlerin yapımına hız verdi. Olanaklar son derece kıt olduÄŸundan agitkiler, çarlık döneminde çekilmiÅŸ eski filmlerin, yeni yönetimin propagandasını yapacak biçimde yeniden kurgulanmasıyla hazırlanıyordu. Bu zorunluluk SSCB de kurgu üzerine geniÅŸ çalışmalar yapılmasına ve kuramlar geliÅŸtirilmesine yol açtı. Lev Vladimiroviç KuleÅŸov, boÅŸ kamerayla deneyler yaptı ve yalnızca görüntülerin deÄŸiÅŸik biçimde sıralanmasıyla çok deÄŸiÅŸik duygu ve izlenimler yaratılabileceÄŸini ortaya koydu.KuleÅŸov un, sinemaya önemli estetik katkılarda bulunacak iki izleyicisi ise Sergey AyzenÅŸtayn ve Vsevolod İllaryonoviç Pudovkin oldu. Griffith gibi yaÅŸamı boyunca az sayıda film çekebilen AyzenÅŸtayn, algılama psikolojisi ile Marksist diyalektiÄŸi birleÅŸtiren bir kurgu kuramı geliÅŸtirdi ve uyguladı. Pudovkin ise AyzenÅŸtayn gibi diyalektik çatışmaya deÄŸil anlamsal baÄŸlantıya dayanan bir kurgu anlayışını savunuyordu. Dönemin bir baÅŸka önemli sinemacısı, görüntülerinin resimsel kusursuzluÄŸu, ÅŸiirselliÄŸi ve doÄŸalhğıyla dikkati çeken Aleksandr Dovjenko ydu. Dziga Vertov ise kurmaca sinemaya karşı çıkarak belgesel görüntülerin düzenlenmesine dayanan sinemagöz (kinoglaz) kuramını ortaya attı ve bu görüşü doÄŸrultusunda, KinoPravda (SinemaGerçek) adı verilen ve gerçeÄŸi olduÄŸu gibi saptayan bir dizi film çekti.ABD de savaÅŸ sonrasında film yapımı, dağıtımı ve gösterimi en önemli sanayi dallarından biri olmuÅŸ ve çok geniÅŸ bir kitlenin ilgisini çeker hale gelmiÅŸti. Sinemanın belli baÅŸlı türleri de bu dönemde oluÅŸtu. Bunlar arasında en çok ilgi göreni komediydi. Mack Sennett in Keystone Stüdyosu nda üretilen ve Keystone komedileri olarak tanınan bu filmler Charlie Chaplin, Harry Langdon, Fatty Arbuckle, Mabel Normand ve Harold Lloyd gibi yeteneklerin ortaya çıkmasını saÄŸladı. ÖrneÄŸin Chaplin ünlü Åžarlo tipini bu tür komedilerde yaratmıştı.1920 lerin baÅŸlarında haftada 40 milyon ABD li sinemaya gidiyordu. Sinemanın yaygın etkisi ve o yıllarda Hollywood da materyalizm, sinizrn ve cinsel serbestlik yönelimleriyle kendini gösteren Caz Çağı, filmlerin denetim altına alınması yönünde tepkilere neden oldu. Hükümetin müdahalesini önlemek için yapımcılar, (başında bulunan kiÅŸinin adıyla) Hays Bürosu olarak anılan Amerikan Sinema Yapımcıları ve Dağıtımcıları (bak. Amerikan Sinema BirliÄŸi) adlı örgütü kurdular. Bu büro filmlerde yapılmaması ya da dikkat edilmesi gerekli noktalan belirledi. Sonunda suçluların cezalandırılması koÅŸuluyla genel deÄŸerlere aykırı davranışların filmlerde gösterilebileceÄŸine karar verdi. Bu olanaktan en çok yararlanan yönetmen ise, tarihsel ve çaÄŸdaÅŸ konulu filmlerinde cinselliÄŸe ve ÅŸiddete oldukça yer veren ve gösteriÅŸli anlatımıyla dikkati çeken Cecil B. deMille oldu. Alman göçmeni Ernst Lubitsch ise cinsel dokundurmah komedileriyle öne çıktı. O dönemin Hollywood unun en aykırı yönetmeni ise Avusturya dan gelmiÅŸ olan Erich von Stroheim dı. Filmlerinde yerleÅŸik ahlak kurallarını karşısına alarak bu sınırların dışına taÅŸan Stroheim, yapıtlarının geniÅŸ izleyici kitlesi tarafından beÄŸenilmesine karşın, hem ay kın tutumu, hem de set ve kostümler için çok para harcaması yüzünden yapımcıların tepkisini çekiyordu.Sessiz sinemanın son yıllannda ise ABD sinemasında gittikçe artan tekelleÅŸme ve Büyük Bunalım ın ilk izlerinin belirmesi yapımcı ÅŸirketlerin riskten kaçınmalarına yol açtı ve bunun sonucunda Griffith, Sennett, Chaplin, Keaton ve Stroheim gibi yenilikçi sinemacılann stüdyolarla çalışma olanağı iyice azaldı. 2. Dünya Savaşı öncesinde sesli sinema. Sesle görüntüyü birleÅŸtirmek sinemanın icadından beri düşünülen bir ÅŸeydi. 1919 da Lee De Forest, sesi optik olarak film üzerine kaydeden bir aygıt geliÅŸtirdi ve fonofilm adıyla patentini aldığı bu aygıtla 1923-27 arasında, özel olarak hazırlanmış salonlarda bir dizi sesli film gösterisi yaptı. Ama büyük yapım ÅŸirketleri pahalı olduÄŸu gerekçesiyle bu yeniliÄŸe ilgi göstermediler. O dönemde küçük bir yapım ÅŸirketi olan Wamer Bros. 1925 te Western Electric in geliÅŸtirdiÄŸi bir ses kayıt sistemiyle ilgilendi. Åžirketin amacı filmleri müzikli olarak gösterime çıkarmaktı. Alan Crosland ın yönettiÄŸi ve John Barrymore un oynadığı Don Juan ilk kez 6 AÄŸustos 1926 da müzikli olarak gösterildi. Bunu, orkestra müziÄŸinin yanı sıra, popüler ÅŸarkılann ve konuÅŸmaların da yer aldığı ve gene Crosland ın yönettiÄŸi, sinemanın ilk sesli filmi The Jazz Singer (1927; Caz Åžarkıcısı) izledi. KonuÅŸan filmler in izleyici sayısını önemli ölçüde artırması üzerine, 1927-29 arasında 15 ay içinde Amerikan sinema sanayisi sesli sinemaya geçti. Ama sesli sinema bir dizi teknik ve estetik sorunu da birlikte getirdi. Mikrofonların ağır ve hareket olanaklarının sınırlı oluÅŸu, çekim sırasında motor sesinin de kaydedilmesini önlemek için kameralann büyük kabinlere konması zorunluluÄŸu filmlerdeki hareket olanağını kısıtlıyordu, öykünün ve duyguların diyaloglarla daha kolay aktarılması filmlerin gittikçe duraÄŸan ve çok konuÅŸmalı yapımlar halini almasına yol açtı. Yönetmenler de çekim sırasında oyunculara ve teknik ekibe talimat verme olanağım yitirdiler. Öte yandan ya diyaloglan ezberleyemediklerinden, ya yabancı aksanları çok belli olduÄŸundan ya da sesleri perdedeki görüntülerine uymadığından birçok yıldız sesli sinema döneminde ününü yitirdi.Buna karşılık, oyuncu yönetiminde ustalaÅŸmış yönetmenlerle tiyatro deneyimi ve yeteneÄŸi olan oyuncular öne çıktı. Filmlerin çekimden sonra seslendirilmesine dayanan dublai uvmılaması da sesli sinemanın getirdiÄŸi teknik kısıtlamaları büyük ölçüde ortadan kaldırdı. King Vidor ın dublajı ilk kez uyguladığı Hallelujah! (1929) filminden sonra bu uygulama yaygınlaÅŸtı. 1933 e gelindiÄŸinde sesli çekimin birçok sorunu çözülmüştü.Sesli sinemayla birlikte yeni türler de ortaya çıktı. Sesin saÄŸladığı gerçeklik duygusu, katı toplumsal gerçeklere deÄŸinen filmlerin yolunu açtı. Bunların başında, kent argosunun ve çatışma sahnelerinin gerçeÄŸe uygun biçimde kullanıldığı gangster filmleri geliyordu. Ünlü kiÅŸilerin yaÅŸamlanna dayanan biyografik filmler de yeni bir tür olarak ortaya çıktı. Sessiz sinemanın hareketi temel alan komedisinin yerini, Manc kardeÅŸlerini), W.C. Fields ın ve Frank Capra nın söze dayanan komedileri almaya baÅŸladı. Sesle birlikte gözde olan bir baÅŸka tür de müzikaldi. Walt DisneySkeleton Dance la (1929; İskelet Dansı) canlandırma müzikalleri türünü baÅŸlattı. Sesin gelmesiyle inandırıcılık kazanan çizgi filmlerin üretimi de bu dönemde artmaya baÅŸladı. Üstelik çizgi filmlerde iki ya da üç renk kullanılabiliyordu.Renkli film sesli sinemayla birlikte baÅŸladı. Ama sinemanın ilk yıllannda elle ya da ÅŸablonla boyama yöntemiyle bazı renkli filmler yapılmıştı. Technicolor Corporation tarafından geliÅŸtirilen Technicolon fotografik renklendirme yöntemi ilk kez 1922 de uygulanmıştı. Ama üç temel renk kullanımına olanak saÄŸlayan yöntem 192932 arasında geliÅŸtirildi» ve uygulamaya kondu. Bu yöntem, Disney in kısa canlandırma filmi The Three Liftle Pigs (1933; Üç Küçük Domuz) ve kısa canlı film La Cucaracha dan (1934) sonra giderek yaygınlaÅŸmaya baÅŸladı.Sesli sinemayla birlikte izleyici sayısındaki artış, ABD de büyük ÅŸirketlerin egemenliÄŸini ve bu ÅŸirketlerin kitlesel olarak film çektikleri stüdyo sistemini güçlendirdi. 1930-45 arasında 7.500 film stüdyo sistemi içinde çekilirken, ÅŸirketler de belli tarzlarda uzmanlaÅŸtılar. Bebek doÄŸumundan tutkulu öpüşmelere kadar birçok olay ve konunun filmlerde gösterilmesini yasaklayan ve kendi mührünü taşımayan filmlerin dağıtımını yasaklayan Yapım YönetmeliÄŸi nin çıkanlmasından (1934) sonra stüdyo sistemi daha da güçlendi ve bu sistem dışında yenilikçi yapımlar gerçekleÅŸtirmek neredeyse olanaksızlaÅŸtı.Gene de stüdyo sistemi içinde Capra, Josef von Sternberg, John Ford, Howard Hawks, Alfred Hitchcock, William Wyler, George Cukor gibi yönetmenler kendi özgün tarzlarım geliÅŸtirip uygulayabildiler. Sistemin içinden çıkan en olaÄŸanüstü sinemacı ise, daha sonra sistemle çatışmaya girip çalışma olanaklarını yitirecek olan Orson Welles ti. Welles, filmlerinde yeni görüntü ve çekim biçimleri uyguladığı gibi, sinemanın anlatım öğelerini deÄŸiÅŸik düzlemlerde bir arada ve uyum içinde kullandı.Sesli sinema döneminde uluslararası alanda en parlak geliÅŸmeyi Fransız sineması gösterdi. Path6 Freres ve Gaumont Pictures gibi büyük ÅŸirketlerin güçlerinin azalması ve genellikle tek bir film için kurulan küçük ÅŸirketlerin bunların olanaklarını kiralayarak film yapmaları, Fransız sinemasında yenilikçi ve yaratıcı yapıtların ortaya çıkmasını saÄŸladı. Fransız sinemasının 1930 lardaki Altın ÇaÄŸ ının simge haline gelmiÅŸ üç yönetmeni, sesi ve görüntüyü akışkan ve rahat bir anlatımla kullanan Rene Clair, toplumsal sisteme kökten karşı çıkan ÅŸiirsel iki filmiyle sinema tarihine geçen Jean Vigo ve izlenimcilikten köklü toplumsal eleÅŸtiriye kadar deÄŸiÅŸik tutumları son derece ince iÅŸlenmiÅŸ bir anlatımla perdeye yansıtan Jean Renoir dı.Almanya da sessiz sinema döneminin baÅŸarılı yönetmenleri 1930 lann baÅŸlannda sesi ustaca kullandıktan filmler çektiler. Ama Hitler in iktidara gelmesi bu yönetmenlerin çalışma olanaklarını yok etti. Alman sineması Leni Riefenstahl ın çalışmaları gibi propaganda filmleri üretmeye baÅŸladı. Aynı biçimde SSCB de de sessiz dönemin önemli sinemacılarının çalışmaları bürokrasinin engellemeleriyle karşılaşırken, toplumcu gerçekçilik adına ulusal kahramanların yaÅŸamlarını anlatan ajitatif filmler desteklendi. Japonya ise sesli sinemaya oldukça geç geçti. Bunun önemli bir nedeni bensi uygulamasıydı. Bensi, sessiz film gösterilirken, filmde olanları Kabuki tiyatrosu üslubunda izleyiciye aktaran bir yorumcuydu ve bu uygulama izleyiciler tarafından çok tutulmuÅŸtu. Gene de sesli filmlerle birlikte Japon sinema sanayisi tekelleÅŸmeye ve kitlesel film üretmeye baÅŸladı. Buna karşılık Yasuciro Ozu ve Kenti Mizoguçi gibi yönetmenler toplumsal eleÅŸtiri taşıyan ilk filmlerim de bu dönemde çektiler. Hükümet ise, savaÅŸ boyunca da yürürlükte kalacak katı bir sansür uygulamaya baÅŸladı.Sesle birlikte Hindistan da da bir film patlaması yaÅŸandı. Yılda, çoÄŸu mitolojik ve tarihsel konulan ele alan, sözlü, danslı ve ÅŸarkılı ortalama 230 film gösterime çıkıyordu.SavaÅŸ yılları ve II. Dünya Savaşı sonrası eÄŸilimleri. SavaÅŸ yıllarında ABD fi sinemacılar savaşın deÄŸiÅŸik cephelerini tanıtan filmler yaptılar. SavaÅŸtan sonra ise stüdyo sistemi gerilemeye baÅŸladı. Bunun baÅŸlıca nedenlerinden biri antitröst yasalarının stüdyoların dayandığı yapım ve dağıtım tekellerini zayıflatmasıydı. Bazı stüdyolar finansman güçlükleri yüzünden gösteriÅŸli müzikaller ve tarihsel filmler yerine küçük bütçeli filmlere yöneldiler. Böylece toplumsal bilinç sineması olarak adlandırılan ve savaÅŸ sonrasının düş kırıklıklarına, ırkçılığa, alkolizme, gerçek polisiye olaylara deÄŸinen filmler çekildi. Ama 1947 de Amerika ya Karşı Etkinlikleri SoruÅŸturma Komitesi nin komünist etkiler i araÅŸtırmaya baÅŸlamasıyla birlikte karalama ve temizlik kampanyaları Hollywood u da içine aldı. UzlaÅŸmayı reddeden sinemacılar çalışma olanağından yoksun kalırken, yenilikçi düşüncelerden ve tartışmalı konulardan uzak kalmaya özen gösteren tutucu filmler çekildi. Sinemanın iniÅŸe geçmesine neden olan bir baÅŸka önemli neden de televizyonun yaygınlaÅŸmasıydı. Hollywood sinemaskop, Vista Vision gibi geniÅŸ ekran uygulamalarıyla, üç boyutlu filmlerle ve üstün yapımlarla televizyonun rekabetine dayanmaya çalıştı. Öte yandan televizyon filmlerinin etkisiyle küçük bütçeli, siyahbeyaz gerçekçi filmlere bir dönüş yaÅŸandı. 1960 larda ise stüdyolann çöküşü ve Yapım YönetmeliÄŸi nin geçerliliÄŸini yitirmesiyle birlikte küçük, bağımsız ÅŸirketlerin etkinliÄŸi arttı.Uluslararası alanda, savaşın hemen ardından İtalyan sineması yenigerçekçilik akımıyla dikkatleri üstüne çekti. Bu akımın yaratıcısı sinemacılar, Mussolini nin kurduÄŸu Deneysel Sinema Merkezi nde öğrenim görmüş, ama dönemin beyaz telefon filmleri olarak adlandırılan yapay salon filmlerine ilgi göstermeyip toplumsal temalara yönelmiÅŸlerdi. Luchino Visconti nin 1942 de çektiÄŸi Ossessione (Tutku), gerçek yaÅŸama iliÅŸkin bir öyküyü gerçek mekanlarda yansıtışıyla yeni akımın öncüsü oldu ve sansürün hışmına uÄŸradı. Savaşın sona ermesiyle birlikte İtalyan sinemacılar, kıt olanakların da zorlamasıyla, dönemin toplumsal gerçeklerini gerçek mekanlarda ve profesyonel olmayan oyuncularla perdeye getirdiler. YenigerçekçiliÄŸin en önemli temsilcileri Vittorio de Sica yla Roberto Rossellini ydi. Önceleri bu akımın içinde yer alan Visconti, kendine özgü barok nitelikli bir sinemaya yöneldi. Gene ilk filmlerinde yenigerçekçilik akımının izleri görülen Federico Fellini ve Michelangelo Antonioni daha sonra, sinemaya modern katkılarda bulunan baÅŸlı başına birer okul haline geldiler. 1960 larda ve 1970 lerde ilk filmlerini yapan savaÅŸ sonrasının ikinci kuÅŸağından Ermanno Olmi, Pier Paolo Pasouni, Bernardo Bertolucci, Francesco Rosi, Marco Bellochio, Marco Ferreri Paolo ve Vittorio Taviani, Lina Wertmüller gibi yönetmenler, çaÄŸdaÅŸ toplumu ve tarihi çeÅŸitli açılardan sorgulayan filmlerinde özgün üsluplarını geliÅŸtirdiler.Fransa da yenileÅŸme dönemi Yeni Dalga hareketiyle baÅŸladı. Akımın temsilcileri, Alexandre Astfuc ün 1948 de ortaya attığı, sinemacının ışıkla yazan bir yazar olması gerektiÄŸini savunan kamerakalem (camirastylo) kuramıyla Andrö Bazin in Cahiers du Cinima dergisinde savunduÄŸu, kurgudan çok görüntünün iç düzenleniÅŸine, yani mizansene önem veren görüşlerini birleÅŸtirerek yaratıcı sinemacılar kuramını geliÅŸtirdiler. Klasik Fransız ve Hollywood anlatım kalıplarına karşı çıkan bu sinemacılar, filmlerin de aynı romanlar gibi yaratıcılarının kesin damgasını taşıması gerektiÄŸini savundular. Akımın önemli temsilcileri François Truffaut, Alain Resnais, JeanLuc Godard, Claude Chabrol, Louis Malle, Eric Rohmer, Agnös Varda ve Jaccjues Rivette giderek kendi özgün çizgilerinde ilerlediler. 1970 lerin sonlanna deÄŸin Fransız sinemasının geliÅŸiminin belirlediÄŸi gibi, Yeni Dalga terimi ülke sinemalanndaki yenilikçi karşı çıkışları tanımlar oldu. Bu hareket ayrıca sinemanın bir sanat dalı olarak kuramsal düzeyde tartışılmasına da büyük katkıda bulundu.İngiltere de etkili gerçekçiliÄŸiyle dikkati çeken savaÅŸ dönemi belgesellerinin ardından kültürel açıdan tutucu bir çizgi sinemaya egemen oldu. Buna tepki olarak genç sinemacılar 1950 lerin başında, Lindsay Anderson, Karel Reisz ve Tony Richardson nın öncülüğünde Özgür Sinema hareketini geliÅŸtirdiler. Günlük yaÅŸamı olanca gerçekliÄŸiyle saptayan belgesellerle baÅŸlayan bu akım, gündelik yaÅŸama önem veren ve bu çerçevede çalışan insanlann sorunlarını ele alan konulu filmlerle devam etti. İngiltere deki film stüdyolarının geliÅŸkin düzeyi 1960 larda birçok yabancı yönetmenin bu ülkede film çekmesine yol açtı. 1970 lerin bol özel efektli filmlerinin bir bölümü de İngiltere de çekildi. 1980 lerde ise özerk televizyon kanalı Channel Four un bağımsız yönetmenlere film yaptırması sonucunda küçük bütçeli, ama son derece ilginç filmler üretildi. Bu geliÅŸmeyi bazıları İngiliz rönesansı olarak adlandırdı.Savaşın hemen ardından yeniden kitlesel film üretimine baÅŸlayan Japon sineması 1950 lerde uluslararası alanda ilgi gören ve önemli ödüller kazanan filmleriyle en parlak dönemini yaÅŸadı. Evrensel anlatım biçimleriyle Japon kültürünü birleÅŸtiren Akira Kurosava yla( ) biçim ve içerik bakımından daha Japon olan Mizoguçi ve Ozu en önemli yapıtlarını bu dönemde verdiler. Bu yönetmenleri, ikinci kuÅŸak sayılan Masaki KabayaÅŸi, Kon İçikava ve Kaneto Åžindo nun başını çektiÄŸi grup, onlan da HiroÅŸi TeÅŸigara, Yasuzo Masumura, Åžohei İmamura, Masahiro Åžinoda ve Nagisa OÅŸima nın içinde yer aldığı üçüncü kuÅŸak izledi. Ama 1980 lerde televizyonun ve ABD yapımlannın rekabeti karşısında bir bunalım yaÅŸayan Japon sinemasında ÅŸiddet filmlerinin sayısı giderek artmaya baÅŸladı; yaratıcı yönetmenler ülkelerinde çalışma olanağını bulamadılar.Hindistan da ise uluslararası bir dille ülkesine özgü temaları ve anlatım biçimlerini birleÅŸtiren Satyacit Ray yenilikçi çıkışın öncüsü ve simgesi oldu. Onu 1960 lann sonlarından itibaren Mrinal Sen ve Mani Kaul gibi yönetmenler izledi.1970 lerin başına deÄŸin sinema sanayisinden yoksun olan Avustralya da 1975 te uygulanmaya baÅŸlayan geliÅŸtirme programının ardından bir nitelikli film patlaması yaÅŸandı. Uluslararası düzeyde filmler çeken Peter Weir, Bruce Beresford, Fred Schepisi ve George Miller gibi yönetmenler 1980 lerde ABD de çalışmaya baÅŸlayarak, bu ülke sinemasına taze kan getirdiler.II. Dünya Savaşı ndan sonra en büyük durgunluÄŸu SSCB sineması yaÅŸadı. Uygulanan katı sansür Stalin in ölümünden sonra da etkisini sürdürdü. 1960 larda ise Devlet Sinema Enstitüsü nden, çoÄŸu Rus olmayan birçok yetenekli sinemacı mezun oldu. Bunların en ilgi çekenleri Ermeni asıllı Gürcü Sergey Paradjanov ile Rus Andrey Tarkovski ydi. Ama onların da çalışmaları bürokrasinin baskısıyla karşılaÅŸtı. 1980 lerin ortalarında ise giasnosfnın etkisiyle, yıllarca yasaklanmış filmler gösterime çıktı. Bu umulmadık özgürleÅŸmeyi Stalin dönemini eleÅŸtirel açıdan ele alan filmler, bunları da günümüz Sovyet toplumunun deÄŸer karmaÅŸasını ve kuÅŸkularını yansıtan çaÄŸdaÅŸ yapımlar izledi. Arnavutluk ve ADC dışındaki DoÄŸu Avrupa ülkelerinde, toplumsal muhalefetin ve liberalleÅŸmenin yükseliÅŸine baÄŸlı olarak sinema alanında da yaratıcı çabalar görüldü. Bu ülkelerin başında II. Dünya Savaşı ndan sonra ülke içinde komünist yönetimden bağımsız konumunu korumaya çalışan ve uluslararası sinemaya önemli katkılarda bulunan Polonya sineması geliyordu. Polonya okulu adı verilen bu akımın üyeleri Jerzy Kawalerowicz, Andrzej Munk, Andrzej Wajda ile onları izleyen Roman Polanski, Jerzy Skolimowski, Krzysztof Zanussi ve daha yeni kuÅŸaktan Krysztof Kieslowski, Agnieszka Holland ve Feh ks Faik, toplumsal sorunları geliÅŸkin bir anlatımla perdeye yansıtırken, toplumsal huzursuzluk sinemasının da yaratıcısı oldular. Çekoslovakya da, Polonya okulunun etkisiyle 1962-68 arasında Çek Yeni Dalgası adı verilen bir canlanma yaÅŸandı. Vera Chytilova, Janos Kadar, Milos Forman, Jifi Menzel, Jan NSmec gibi genç sinemacıların başını çektiÄŸi bu hareket 1968 Sovyet iÅŸgaliyle birlikte sona erdi.Bağımsız çizgisini belli ölçülerde koruyabilen ve 1955 ten sonra uluslararası alanda geniÅŸ ilgi gören filmler üreten bir sinema da Macar sinemasıydı. Zoltan Fabri, Miklos Jancsö, Istvan Szabo, Istvan Gaal, Peter Bacsö, Pal Gabor ve Marta Meszaros gibi yönetmenler ülkenin geçmiÅŸini ve bugününü sorgulayan, görsel bakımdan geliÅŸkin filmler çektiler.Yugoslavya da Dusan Makavejev 1960 lann sonu ve 1970 lerin baÅŸlarında yaptığı filmlerinde döneme göre çok radikal bir tutum aldı. 1970 lerin ortalarından sonra ise, Prag daki sinema okulundan mezun olan Emir Kusturica, Goran Markoviö ve Srdjan Karanoviö gibi genç sinemacılar Yugoslav sinemasında yeni bir canlanma yarattılar. ADC de 1960 lann ilk yansında çekilmiÅŸ ve yasaklanmış olan bir dizi ilginç film ancak 1990 da izleyici karşısına çıkabildi.1960 ların en önemli geliÅŸmesi, Üçüncü Dünya ülkeleri sinemalarının yükseliÅŸiydi. Özellikle Güney Amerika ve Afrika ülkelerinde sinemacılar, sömürgeciliÄŸe ve emperyalizme karşı radikal bir tutum geliÅŸtirdiler. ABD sinemasının kalıplarına karşı çıkarken, alışılmış üretim sisteminden ayrı, bağımsız olarak gerçekleÅŸtirdikleri filmlerinde ülkelerinin anlatı geleneÄŸinden de yararlanan, ulusal bilince seslenen, öfkeli ve ÅŸiirsel filmler çektiler. Üçüncü Dünya ülkelerindeki en güçlü akım olan Güney Amerika daki Yeni Sinema hareketi 1970 lerin sonlarına doÄŸru askeri cuntaların baskısı karşısında gücünü yitirdi. 1980 lerde ise eskinin radikal yönetmenleri muhalif konumlarını korumakla birlikte, uluslararası anlatım biçimlerine daha yakın, olgun yapıtlar verdiler.İspanyol Luis Bufiuel ise 1950 lerde Meksika da, 1960 ların ortasından sonra Fransa da çektiÄŸi filmlerle burjuva Hıristiyan kültürüne ve Batı uygarlığına en iÄŸneleyici eleÅŸtirileri yönelterek benzersiz çizgisini korudu. Kendine özgü bir çizgi sürdüren bir baÅŸka yaratıcı yönetmen de, çaÄŸdaÅŸ insanın ruhunun derinliklerinde dolaÅŸan İsveçli Ingmar Bergman oldu.ABD sinemasında yeni eÄŸilimler. 1960 larda yaÅŸanan toplumsal deÄŸiÅŸim ve çatışmalar ABD sinemasını da etkiledi. Arthur Penn, Stanley Kubrick, Sam Peckinpah, Robert Altman, Dennis Hopper gibi sinemacılar filmlerinde cinsellik, ÅŸiddet, militarizm ve Amerikahlık gibi kavranılan yerleÅŸik sınırların dışında ele aldılar. Öte yandan kalıplaÅŸmış Hollywood anlatımının dışında teknikler ve üsluplar kullandılar. 1960 ların karşıkültür hareketlerinin izlerini taşıyan bu filmlerin yerini 1970 lerde, sinema okullarından mezun olmuÅŸ Francis Ford Coppola, Paul Schrader, Martin Scorsese, George Lucas ve Steven Spielbergin gösteriÅŸli çalışmalan aldı. Bu filmlerin bir bölümü, toplumsal sorunlar karşısında ailenin konumunu vurgular ve yeni bir ahlak anlayışı ararken, bir bölümü de klasik serüven, gerilim ve bilimkurgu öykülerini son derece geliÅŸmiÅŸ görsel efekt Muhsin ErtuÄŸrul kendi yönettiÄŸi Åžehvet Kurbanı lerle perdeye getirdi. Bu ikinciler izleyiciyi, özellikle de yaÅŸ ortalaması küçük bir kitleyi yeniden sinema salonlanna çekerek sinema tarihinin en yüksek giÅŸe gelirlerini saÄŸladı.1980 lerde videonun yaygınlaÅŸmasıyla birlikte elektronik sinema önem kazandı. Video pazarının yarattığı talep nedeniyle büyük ÅŸirketler kadar bağımsız küçük ÅŸirketler de film yapma olanağı buldu. Bunun bir yan etkisi olarak bağımsız yenilikçi sinema canlandı ve Joel ve Ethan Coen, Jim Jarmusch, David Lynch, Spike Lee gibi genç yönetmenler sıra dışı, yenilikçi tasanlanm gerçekleÅŸtirme olanağını buldular. Kaynak: Ana Britannica Ansiklopedisi
|Biz Kimiz | Kurallar | Gizlilik | İletişim |
Soru ve Cevap Rehberi, Cevapnedir Bookmark Elgg Kullanmaktadır.

